Avrupa’da enerji güvenliği tartışmaları, açık deniz rüzgâr enerjisinin hızla yaygınlaştırılması ve bu altyapının korunması gerekliliği etrafında yeni bir aşamaya geçti. Madrid’de düzenlenen WindEurope 2026 Yıllık Etkinliği’nde sektör temsilcileri ve hükümetler, hem kapasite artışı hem de fiziksel güvenlik başlıklarında kritik mesajlar verdi.
Son dönemde artan jeopolitik gerilimler, Avrupa’nın ithal fosil yakıtlara bağımlılığının risklerini bir kez daha ortaya koyarken, çözümün yerli ve güvenli enerji üretiminde olduğu vurgulandı. Açık deniz rüzgâr enerjisi, ölçeklenebilir yapısı ve maliyet avantajıyla bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.
WindEurope CEO’su Tinne van der Straeten, Hamburg’daki Kuzey Denizi Zirvesi’nde verilen taahhütlerin artık somut adımlara dönüşmesi gerektiğini belirterek, açık deniz rüzgârının hem enerji maliyetlerini düşürdüğünü hem de Avrupa’yı fiyat dalgalanmalarına karşı koruduğunu ifade etti.
Yıllık 15 GW hedefi, maliyetlerde yüzde 30 düşüş planı
Hamburg Deklarasyonu kapsamında hükümetler, 2031-2040 döneminde her yıl 15 GW açık deniz rüzgâr kapasitesinin devreye alınmasını hedefliyor. Bu kapasitenin en az 10 GW’ının Fark Sözleşmeleri (CfD), kalan kısmının ise Enerji Satın Alma Anlaşmaları (PPA) ile desteklenmesi planlanıyor.
Sektör ayrıca 2040’a kadar maliyetleri yüzde 30 düşürme taahhüdünde bulunurken, bu hedefin daha düşük finansman maliyetleri, risk azaltımı ve hızlanan sanayileşme ile sağlanacağı belirtiliyor. Ancak mevcut projelerde yaşanan ihale tasarımı sorunları ve artan sermaye maliyetleri nedeniyle Avrupa’nın 2030 için belirlediği 120 GW hedefinin yalnızca 70 GW’ına ulaşabileceği öngörülüyor.
Enerji güvenliğinde yeni başlık: fiziksel koruma
Öte yandan, rüzgâr enerjisinin Avrupa elektrik üretimindeki payının yüzde 20’ye ulaşması, bu altyapının korunmasını da stratejik bir konu haline getirdi. WindEurope tarafından yayımlanan yeni politika belgesi, özellikle açık deniz rüzgâr tesislerinin sabotaj, müdahale ve hibrit tehditlere karşı daha güçlü korunması gerektiğine dikkat çekiyor.
Deniz üstü rüzgâr santrallerinin geniş alanlara yayılması, ihracat kabloları ve trafo merkezleri gibi kritik bileşenlerin korunmasını zorlaştırıyor. Olası kesintilerin yalnızca tekil projeleri değil, şebekeleri, sanayiyi ve hane halkını da etkileyebileceği vurgulanıyor.
Hamburg’daki zirvede hükümetler, açık deniz rüzgâr altyapısının korunmasının artık isteğe bağlı değil, koordineli bir Avrupa sorumluluğu olduğu konusunda uzlaştı.
“Güvenlik rekabet değil, zorunluluk”
Tinne van der Straeten, rüzgâr türbinlerinin kritik enerji altyapısı olarak ele alınması gerektiğini belirterek, fiziksel güvenliğin sonradan eklenen bir unsur değil, proje tasarımının erken aşamalarında planlanması gerektiğini söyledi.
Politika belgesine göre, güvenlik yaklaşımı sivil, orantılı ve risk temelli olmalı. Rüzgâr santrallerinin militarize edilmemesi gerektiği vurgulanırken, devletlerin savunma ve müdahale sorumluluğunu üstlenmesi, geliştiricilerin ise tespit ve raporlama gibi operasyonel görevlerde rol alması öngörülüyor. Ayrıca maliyetlerin kamu ve özel sektör arasında dengeli şekilde paylaşılması gerektiği ifade ediliyor.
Enerji dönüşümünde kritik eşik
Açık deniz rüzgâr enerjisi halihazırda Avrupa elektrik üretiminin yüzde 4’ünü karşılıyor ve bu payın hızla artması bekleniyor. Kuzey Denizi ülkeleri kapasiteyi 2050’ye kadar 300 GW’a çıkarma hedefi koyarken, Baltık Denizi ve Güney Avrupa’da da yeni yatırımlar gündemde.
Ancak uzmanlara göre, Avrupa’nın enerji güvenliği ve rekabet gücünü koruyabilmesi için yalnızca kapasite artışı yeterli değil. Aynı zamanda bu altyapının güvenli, dayanıklı ve sürdürülebilir şekilde işletilmesi gerekiyor.

