Yapay zekâ ve bulut teknolojilerindeki hızlı büyüme, Avrupa’nın elektrik talebini önümüzdeki on yılda keskin biçimde artırmaya hazırlanırken, veri merkezlerinin işletme modelinde yapılacak değişikliklerin kıtanın enerji sistemine önemli rahatlama sağlayabileceği ortaya kondu. Düşünce kuruluşu Agora Energiewende ile danışmanlık şirketi Deloitte’un ortak çalışmasına göre, veri merkezlerinin esnek şekilde çalıştırılması, 2035 yılında pik talebe katkıyı yüzde 45’e kadar azaltabilir.
Araştırma, veri merkezlerinin yıl içinde yalnızca yaklaşık 120 saatlik bir süre boyunca esnek çalışmasının –yani iş yükünü kaydırması ve batarya gibi alternatif çözümler kullanması– 4 GW’lık ek tepe kapasite ihtiyacını ortadan kaldırabileceğini ortaya koyuyor. Mevcut sistemde bu kapasitenin büyük ölçüde doğalgaz gibi karbon yoğun kaynaklardan karşılandığına dikkat çekiliyor.
Agora Energiewende Avrupa Direktörü Frauke Thies, dijitalleşme ile enerji güvenliğinin birbiriyle çelişmediğini vurgulayarak, “Veri merkezlerinin daha esnek işletilmesi, fosil gaz bağımlılığını azaltırken sistem maliyetlerini ve emisyonları düşürebilir.” değerlendirmesinde bulundu.
Şebeke bağlantılarında 10 yıla varan gecikme
Çalışma, Avrupa’da elektrik şebekeleri üzerindeki baskının giderek arttığını ve özellikle büyük tüketiciler ile yenilenebilir enerji projeleri için bağlantı sürelerinin 7 ila 10 yıla kadar uzadığını ortaya koyuyor. Dublin ve Amsterdam gibi bazı merkezlerde yeni veri merkezi bağlantılarının geçici olarak durdurulması ise sorunun boyutunu gözler önüne seriyor.
Bu durumun, Avrupa’nın önümüzdeki 5-7 yıl içinde veri merkezi kapasitesini üç katına çıkarma hedefini riske attığı belirtiliyor. Rapora göre çözüm, “Esnek Bağlantı Anlaşmaları” (FCA) olarak adlandırılan yeni bir modelde yatıyor. Bu modelde veri merkezleri, yılın en yoğun saatlerinde tüketimlerini sınırlamayı kabul ederek şebekeye daha hızlı bağlanma imkânı elde edebiliyor.
Deloitte Enerji ve İklim Ekonomisi Ortağı Johannes Trüby, uzun bağlantı sürelerinin Avrupa’nın yapay zekâ ve bulut rekabet gücünü zayıflattığını belirterek, “Teknoloji mevcut, şimdi bunu destekleyecek düzenleyici çerçevenin oluşturulması gerekiyor.” dedi.
Maliyetlerde milyarlarca avroluk düşüş potansiyeli
Analiz, 2035 yılı için üç farklı senaryoyu karşılaştırarak veri merkezlerinin esnekliğinin enerji sistemine etkisini modelledi. Buna göre:
Esnekliğin zorunlu olduğu senaryoda, 11 Avrupa ülkesinde yıllık yaklaşık 500 milyon avro tasarruf sağlanabiliyor.
Daha kapsamlı bir esneklik modelinde ise veri merkezi talebinin yaklaşık yüzde 20’si, yenilenebilir enerjinin bol olduğu saatlere kaydırılabiliyor.
Bu sayede yılda 20 TWh fosil yakıtlı elektrik üretiminin önüne geçilirken, toplam sistem maliyetlerinde 1,7 milyar avro düşüş sağlanıyor.
Çalışma; Almanya, Fransa, Hollanda, İrlanda ve Birleşik Krallık gibi mevcut veri merkezi yoğunluklu ülkelerin yanı sıra İtalya, Polonya, İspanya, İsviçre, Danimarka ve İsveç gibi hızla büyüyen pazarları da kapsıyor.
AB’nin yeni teknoloji paketi kritik rol oynayacak
Araştırma, Avrupa Komisyonu’nun hazırlık aşamasındaki “Teknoloji Egemenliği Paketi”nin veri merkezlerinin enerji sistemiyle daha entegre çalışmasını sağlayacak düzenlemeleri içermesi gerektiğini vurguluyor. Bu kapsamda:
- Şebeke bağlantı süreçlerinin uyumlaştırılması,
- Esnek tüketimi teşvik eden ekonomik sinyallerin güçlendirilmesi,
- Veri merkezlerinin ulusal ve bölgesel enerji planlamalarına dahil edilmesi öncelikli adımlar arasında gösteriliyor.
Ayrıca veri merkezlerinin, yüksek yenilenebilir enerji potansiyeline sahip bölgelerde konumlandırılması, enerji satın alma anlaşmaları (PPA) gibi mekanizmaların yaygınlaştırılması ve dinamik fiyatlandırma gibi araçların devreye alınması öneriliyor.
Dijital büyüme ile enerji dönüşümü birlikte ilerleyebilir
Çalışmanın sonuçları, Avrupa’nın artan enerji maliyetleri ve arz güvenliği tartışmalarının ortasında, dijitalleşme ile enerji dönüşümünün birlikte yönetilebileceğine işaret ediyor. Veri merkezlerinin sadece tüketici değil, aynı zamanda esneklik sağlayan aktif bir sistem unsuru haline gelmesi, kıtanın hem iklim hedeflerine hem de rekabet gücüne katkı sunabilecek kritik bir kaldıraç olarak öne çıkıyor.

